Ne zamanki bir olay mutlu sonla bitmez üzülür,  hatta sarsılırım. Mesela birisi bana yalan söylerse dünyam kararır. Ya da  hak yerini bulmazsa kahrolurum. Birisinin yalanı dolanı ortaya çıkmaz ve hatta bundan fayda sağlarsa ben kahrımdan ölür, hakka ve adalete, kadere kahrederim. 

Fakat bir de yeni nesile bakıyorum, daha geniş çerçeveden görebiliyorlar herşeyi. Yalanı yalan olarak kabul ediyorlar. Bizim kötülük dediklerimizi bizler gibi sarsılmadan yaşıyorlar, adına da kötülük bile demiyorlar. Doğal düzenin bir parçası. Gündüz varsa gece de var. Ben bu yaşta bu kadar geniş çerçeveden göremezken, onlar doğal bir kabul halinde. Ve ben bunu gözlerim açık hayretle izliyorum. Onlar doğal akışta yaşarken ve herşeyi sükunetle karşılarken, ben tüm kötülükler ortaya çıksın ve tüm kötüler cezasını bulsun istiyorum. Dünya sadece iyilerden oluşsun, hak yerini bulsun istiyorum. Aksine de isyan ediyorum.

Oysa artık kabul etmeli gece ile gündüzün birbirini kovaladığını ve arada gün batımı ve gün doğuşunun da olduğunu. Ak ile karanın yanyana durduğunu ve grinin de olduğunu, ılığın sıcak ve soğuktan farkının olmadığını.

Bu dünyanın terazisinde iyi ile kötü yanyana çünkü aslında iyi ya da kötü yok. Kötü, iyinin kıymeti bilinsin diye de var olmamış. Ya da iyiye ulaşmak için illa kötülükleri yaşamak ve aşmak da gerekmiyor. Sadece bütünün bir parçası. Bu düzende, iyi dediğimiz her ne ise o da var ve gerekli, kötü dediğimiz de. Doğru da var, yalan da. Aydınlık da var, karanlık da. Ama alaca karanlık da var.

Üstelik kötü kime ya da neye göre kötü ki? Bana göre kötü ya da yanlış olanı yapan kişi, “Dur bi kötülük yapayım.” diye mi yapıyor sanki.

Peki nereden geliyor bu bendeki dünya sadece iyilerden ve iyiliklerden oluşsun isteği?

“Mutlu Sonla Biten Filmler Hastalığı” bu. Bizler sonu mutlu biten filmlerle büyüdük. Mutlaka bir kötü ve kötülük vardır o filmlerde ve sonunda hak yerini bulur, kötü cezasını çekerdi. Dünyada sadece iyiler kazanırdı biz küçükken. Bu nedenle bizim nesil, sadece iyilerin olduğuna ve kötülerin hep cezasını bulduğuna inanarak büyüdü. Ödümüz koptu hayatımız boyunca kötüden. Biz kötü dediklerimizden korktukça da kötü dediğimiz yakamıza yapışır, her yerde önümüze çıkar oldu.

Daha da fenasi, herşeye iyi ya da kötü diye sıfat koymayı öğrendik ve bu alışkanlık hastalık gibi yapıştı hücrelerimize.  Bu nedenle bizim jenerasyon, ki seksenler öncesinde doğanları kastediyorum, herşeye bir sıfat yapıştırmayı, herşeyi sert köşelerle ve uçlarda tanımlamayı öğrendik. Halbuki ak var, kara var, gece var, gündüz var, iyi var kötü var. İyiyi sev, kötüden kaç, kötüyü cezalandır. Aralar yok ve olamaz bizim öğrendiğimize göre. Oysa var, ılık var sıcak ve soğuğun yanında, gün batımı var, gece ve gündüzün yanında.

Filmler yüzünden tutulduk hepimiz mutlu sonla biten filmler hastalığına. İyileşmek ise yıllarımızı aldı ve sert deneyimlere maruz kaldık olanı olduğu gibi kabul etmeyi öğreninceye kadar. Tedavi sonucu iyileştik ve tolere etmeyi öğrendik. Daha kabul eder hale geldik, ılımlı olduk. Olabildiğimiz kadar tabi.

Şimdiki jenerasyon öyle değilki, herşeyi kabulle yaşıyor, sıfatlar takmadan, isim koymadan.

Tüm “Mutlu sonla biten filmler hastaları”na reçete veriyorum şimdi: Tolerans ve farklılıkları hoşgörmek.

Herkesin ve herşeyin sizin doğrularınız gibi olması gerekmediğini kabul edin.

Bu kadar basit…

Şermin Yılmaz
Şubat 2013